eurovision bize bir şeyler anlatmaya çalışıyor

Kafadan girmek istiyorum. Bu yazı kısa sürecek. Ayrıca bu seneki eurovision’u izlemedim.

eurovision bir müzik yarışması değil. oylar yollanan sms’lerle tamamen alakasız olarak veriliyor, tamam. siyasi bir durum var ortada. kabul.

işte birine yaranmak isteyen ona çok puan gönderiyor, diğeri ötekine atarlanacaksa en düşük puanı ona veriyor falan ve filan.

tamam bu yarışma siyasi de, bizim buradan okuyabildiğimiz ne? ya da bu subliminal (sonunda kullanabildim bu kelimeyi, içimde uhdeydi) mesajlar devlet sırlarını mı işaret ediyor yoksa bilinmesi istenildiği şekilde bilmemiz gereken şeyleri mi?

örneğin, yunanistanla gayet soğuk olan ilişkilerimize rağmen senelerdir 12 puanı onlara fişekliyoruz. yeri geliyor ermenistan’a karşı çok bonkör puanlar dağıtıyoruz. peki bu ülkede kim yunanistan ve ermenistan’a sms’le oy gönderir? kaç kişi çıkar” ya şu ermenistan’a bir oy yollayayım da adamlar yarışmayı kazansınlar” diyecek olan? geçiniz.

Bu seneki yarışmayla ilgili tek bir şey söyleyeceğim. Azerbaycan’dan Rusya’ya iyi bir puan gideceği yarışma başında herkesin malumuydu. Buna rağmen Rusya yarışmaya bir düzine nine yollamış. Şimdi sanırım buradan Rusya’nın Azerbaycan’la taşak geçtiğini çıkarıyoruz.

Hasılı diyeceğim şudur ki, hakikaten geçiniz. Eurovision saçmalıktır. Bir anlam aramayalım. Kafaları yok yere bulandırmayalım.

Saygılar, sevgiler.

Reklamlar
Uncategorized içinde yayınlandı | Yorum bırakın

slim sigara ve erkeklere olan faydaları

Bu yazı sigara ve sigaraseverlere atfedilmiştir. Sigaraya özendirme amacı taşımamaktadır. Yani buradan sigaraya özenecek olan varsa da ne yapabilirim? Sigara karşıtıysanız ve sigara kelimesinin telafuzuna bile dayanamayanlardansanız sağ üst köşede çarpı işareti var, buyrunuz. Aksi takdirde, biliyorsunuz seküritimiz yılansı güneş gözlüklerinin (şimdilik paramız bu kadarına yetti, çelimsiz ve işporta malı gözlüklü bir seküritimiz var) altından sizi izlemektedir ve huzur bozanlara kapıyı gösterecektir.

Gece sigarasız kaldığınızda ne yaparsınız? “Uyuruuuum!” diyenleri duyabiliyorum. Allah canınızı almasın sizin. Siz zaten 4 günde bir paket bitirenlerdensiniz, insanın moralini bozmayın, dağılın.

Biz bağımlılar gece sigarasız kaldığında, hırçınlaşan, tırım tırım aranan, evin altını üstüne getiren yaratıklarız. Ama tabi ki de her zaman zulalanan yerdeki sigara, gündelik paket haline çevrileceği için(biraz daha kassam özdeyiş olabilirdi) ev içi arama tarama faaliyetleri hüsranla sonuçlanır.

Bu nikotinsizlikte yapılan başlıca eylemler şöyle:

  • En yakın benzin istasyonuna yürümek veya motorize bir araçla ulaşmak.
  • Dışarıdan yemek söyleyip, sigara aldırabiliyor muyuz diye rica etmek. “Abim bu saatte açık yer bulamaz çocuklar” cevabını almanız çok olası ki bu yüzden çok riskli bir opsiyon. Gecenin köründe dürümleri yiyip, yemek sonrası sigaranızı da içemeyerek iyice krizlere düşebilirsiniz.
  • Sokaktan geçen taksiciyi durdurup, bir sigara istemek. Evet böyle bir racon vardır. Ama sokak diline ne kadar hakim olduğunuz çok önemlidir. Saat 3’te taksiciyi çevirip bodoslama “abi sigaran var mı?” demek, tamir olunmayacak yaralara yol açabilir.

Bu şıklar artırılabilir, sevgili okurlar da yorumlarıyla katkıda bulunabilirler. Bulunmazlarsa da canları sağolsun.

Eveeet, yazdığımız şıklar, sizin aklınızdakiler, katkıda bulunduklarınız fayda etmeyince geriye tek bir şey kalıyor. O da rafta ya da kitaplık üzerinde duran; az sigara içen kız arkadaşın ya da sevgilinin bir kaç haftada bir satın aldığı ve  “al bu sende dursun, nasıl olsa çok içmiyorum” diyerek size emanet ettiği slim sigara paketi. Normalde yüzüne bile bakmadığınız, iki tane birden yaksanız içtiğiniz tek dala eşit olacak, bunu kim niye içiyor diye sorguladığınız sigara paketi.

Sigara mı içiyorum, hava mı çekiyorum… Peyallam.

İşte o an slimlere sarılıyor erkek, yukarıdaki şıkların hepsini eleyerek, yakaları karanfilli ibneler gibi, ince garip sigarasını yakıyor ve o muhteşem nefesi içine çekiyor.

Çok mu edebi oldu? Olsun. Saçmalıkları da edebi yolla anlatabiliriz.

Madem edebi dedik; şu an aklıma düşeni yazmazsam çatlarım. Bu hikaye biraz da bana, ilkokulda okuduğum “çorba” isimli hikayeyi hatırlattı. Sakin olun, “tavuk suyuna çorba” değil, gayet bizden bir çorba. Annesiyle bahçeye giden aptal bir çocuğun, çalışmadan önce binbir şımarıklıkla hazırlanan çorbayı içmek istememesini ve tiksinmesini, bahçede akşama kadar çalışıp acıktıktan sonra da aynı çorbayı hayranlıkla höpürdeterek içmesini anlatan garip bir hikaye. Benim anlattığım hikayeyle ortak yönleri var evet ama biraz daha uzatırsam bunun adına gevezelik denecek.

Her neyse.

İşte slim sigaranın erkeğe olan faydası. Normalde içtiğiniz sigarayı zulaladığınızda ertesi günü o zulayı patlatıyorsunuz; ama slim sigara sen tütünsüz kalana, ve satın alacak yer bulamayıncaya kadar ilgini çekmiyor. Tüm slim sigara paketlerini bize emanet eden hatun kişilere sevgilerimizi yolluyoruz. Bi tanesiniz.

hayat evren ve her şey içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

that was a happy towel day!

The Hitchhiker’s Guide to the Galaxy has a few things to say on the subject of towels. A towel, it says, is about the most massively useful thing an interstellar hitch hiker can have. Partly it has great practical value — you can wrap it around you for warmth as you bound across the cold moons of Jaglan Beta; you can lie on it on the brilliant marble‐sanded beaches of Santraginus V, inhaling the heady sea vapours; you can sleep under it beneath the stars which shine so redly on the desert world of Kakrafoon; use it to sail a mini raft down the slow heavy river Moth; wet it for use in hand‐to‐hand‐combat; wrap it round your head to ward off noxious fumes or to avoid the gaze of the Ravenous Bugblatter Beast of Traal (a mindbogglingly stupid animal, it assumes that if you can’t see it, it can’t see you — daft as a bush, but very ravenous); you can wave your towel in emergencies as a distress signal, and of course dry yourself off with it if it still seems to be clean enough.”

Aslına bakarsanız bu başlığın adı “happy towel day!” olmalıydı. Yani en azından, blogunda kategori yerine “hayat, evren ve her şey” yazan birinin havlu gününü unutmaması gerekirdi. Monitörümün sağ alt köşesine bakıp tarihin 26.05.2012 olduğunu gördüm ve yazmam gereken bir yazı olduğu aklıma düştü.

Daha sonra bugün bagaj lastiğiyle uğraşırken elimin yaralandığını ve üzerine hemen yanımda bulunan havluyu basarak ilk müdahaleyi gerçekleştirdiğimi hatırladım. Sinsice sırıttım. Tesadüfleri severim. Hastasıyımdır.

Image

“Bagaj lastiği de ne ola ki?” diyenler için. Bu tehlikeli buluşla uğraşırken kendinizi yaralama ihtimaliniz çok yüksek. Zira bugün aynısını yaşadım. Ya gözüme gelseydi?

Hasılı, dün yani 25 mayıs, havlu günüydü. Tüm otostopçuların, douglas adams hayranlarının, geç de olsa bu mübarek gününü kutluyorum. Biraz galaksi rehberinden konuşmak lazım aslında ama onu başka bir yazıya bırakmak istiyorum. Çünkü hem bu kutlu günü unutmanın verdiği üzüntü üzerimde, hem de saatin 4 olması ve benim 8’de kalkmam gerektiği gerçeği var ortada. Şimdilik Douglas Adams’dan af diliyorum ve bize bir çırpıda bitirilen o kutsal sekizyüz küsür sayfayı armağan ettiği için şükranlarımı gönderiyorum. Sen olmasan hayat “gerçekten”, çok daha sıkıcı olurdu. Üşüyoruz Douglas Reyiz!

anında aptal editi: yazının tek kelimesine dokunmadım. Bu sefer de wordpress penceresi açıkken sağ üst köşeye baktım ve tarihin 25.05.2012 olduğunu gördüm. AsusTEK çalışanlarına yeni aldığım anakartın tarihini bir gün ileri ayarlanmış olarak gönderdikleri için selamlar gönderiyorum. Böyle bir yazıya yakışır güzel ve mini bir atraksiyon oldu. Artık yarın için omzumda dolaşacak “özdilek” logosuz düz havluyu hızlı bir şekilde bulup uyumalıyım.

Bu halim de sana bir ders olsun okur. Don’t Panic!

2.edit: ilk defa okuyan için jaglan beta taraflarından yazıyorum gibi görünecek, çok hoş. Ha ha !

hayat evren ve her şey içinde yayınlandı | , , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

I’m inspired !

Dediğim gibi, ben bu işlerin adam değilim; ama kesinlikle bu işlerin adamıyım:

Bu enfes şarkıyı benim sayemde öğrenmeniz beni mutlu eder. Yok önceden biliyorum diyorsanız; aşağıda sözleri olacak. Biraz üzerine düşünüp kendinizi de mutlu edebilirsiniz:

“Two simple words by a some times distant poet
tryin’ to find his way through misty fogs of thoughts
his worries intertwine like a
kaleidoscope in his mind
and nothing seems to click until … teeth
I’m inspired by the rhythms of my solitude
and the pulsations in my chest
They beat louder and louder with each passing breath
until there’s nothing left but just to write it down.
Guided by my muse and
I don’t even know her name but
someone help me through these metaphors
something got me through this verse
well, maybe her name is Inspiration
and she lays upon my bed,
and creeps into my head,
and fill my mind with funky thoughts
designing all my dreams, hopes and desires

I’m inspired…
I’m inspired…
I’m inspired…

I’m inspired by the moon – the earth’s disco ball,
I’m inspired by the winter, summer, spring and fall
and words pop into my mind like rain against glass
and burn through my soul first slow and then fast
i hear sounds that heal feelings that i never felt before
it’s like a celestial hit – knocking at my door
a hands forth that thing that
keeps me so deep that…
rush we all feel when
we all stamp our feet
so I rise to the occasion
to the glory to the undeground
it’s not enough
to be a witness, I have to write it down

I’m Inspired…
I’m Inspired…
I’m Inspired…

I’m inspired by the collective way we choose to celebrate
with dips, spills, spins and turns
like natives of the brick jungle

we dance within these walls with utter anticipation of base drops b….in loops
and we sing and we shout
we give thanks to the now ?
for this moment in time
for the symbolic way that we enjoy one another
sister – the sister, brother – the brother
we understand this need so go forth my house nation
and never forget – you are my true inspiration!

I’m Inspired…”

house music içinde yayınlandı | , , , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

sana bir şey söyleyeceğim ama kimseye anlatma

İnsan garip bir yaratık. düşünüyor, düşündüklerini konuşarak karşısındakine aktarıyor, konuşmayı öğrendikten sonra kültür denilen bir kavram ortaya çıkarıyor, bu kültürleri savaş sebebi haline bile getirebiliyor.

Yakın arkadaşlarınızın ya da yakın sayılabilecek arkadaşlarınızın yanınıza gelip “sana bir şey söyleyeceğim ama kimseye anlatma, yemin iç, cesedimi kemir, bak anlatırsan..” gibi sözler sarfettiği olmuştur. Peki madem bu kadar anlatılmaması gereken bir durum var ortada, neden gelip size söylüyorlar diye düşündünüz mü?

Ben düşündüm.

dedikodu dedikodu kıskanıyorlar.

(Peh. Nasıl bir gelişme bölümü yarattıysam, bir an kendim bile çok önemli çıkarımlara ulaşacağımı zannedecektim. neyse okuru yanıltmamak için böyle bir ara vermek çok yerinde oldu. Düşündüm düşündüm de sonucu boş zırva, kimseyi heyecanlandırmayalım.)

Düşüncemin sonucu iki ihtimal ortaya çıkıyor:

1. Anlatılan şey üçüncü bir şahsa ait bir dedikodu ise ve yanında “kimseye anlatma ama” eşantiyonuyla geliyorsa, demek ki bunu bilen sadece karşınızdaki ve siz olmayacaksınız. Bu durumda size dedikoduyu anlatan arkadaşınız, konunun gizliliğinin verdiği iç kemirtisiyle onu bir an önce paylaşmanın derdinde ve karşısına ilk siz çıktınız; ya da sır saklama eşiğinin sonuna geldiğinde karşısında siz vardınız.

2. Anlatılan şey ikinizden birisi ilgili bir durum(muhtemelen anlatan arkadaşınızla ilgili) ve gerçekten sır olarak kalması gerekiyor. Anlatan arkadaşınız da ya sizden yardım isteyecek ya bir itirafta bulunacak ya da artık içinde tutamadığı bir şeyi anlatıp rahatlamak istiyor. Böyle bir mevzuda ise, muhtemelen siz gidip bir başkasına “sana bir şey söyleyeceğim ama kimseye anlatma” diyeceksiniz, ya da her düzgün insanın yapması gerektiği gibi sır saklayacaksınız. Ama şimdi birbirimizi kandırmayalım. Hangi devirde yaşıyoruz, sır saklayan kaç insan kaldı dünya üzerinde? Muhtemelen 15 gün sonra gidip en yakın arkadaşınıza ya da “panpa”nıza fısır fısır anlatacaksınız, ben sizi bilmez miyim?

Gördüğünüz gibi 2. ihtimal çok şeker bir paradoks oluşturdu. Bu haliyle “kimseye anlatma” kalıbını irdelememizde ve sonuç çıkarmamızda bir işe yaramayacak. Bu yüzden fazla zaman kaybetmeyelim ve 1. ihtimale geçelim.

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, önünüze bir dedikodu geldi ve anlatan da anlatılan da bu dedikodudan başkalarının da haberdar olduğunu biliyorsa; neden böyle bir diyalog içine sürükleniyorsunuz? Düşününce gayet saçma değil mi? Aslında değil. Bu fazla bilinmeyen ya da ayyuka çıkmış olan dedikodunun sadece sizin aracılığınızla yayılabileceği insanlar vardır. İşler zaten tam da burada karışıyor. Mesele şu ki size bu dedikodudan bahseden yakınınız ya da arkadaşınız; size bir yem atıyor ve muhtemelen sizi bir güven testinin içine çekmeye çalışıyor:

Düşüncesi ise tam olarak şu şekilde: “Bakalım bahsettiğim şeyden başkalarının haberi olacak mı? Eğer başkalarına anlatıyorsa sır saklayamayan güvenilmez biri ve daha önemli konuları ondan saklamalıyım.”, hatta; “Ona karşı daha mesafeli olmalıyım.”, hatta ve hatta, “Yavaştan onunla ilişkimi kesmeliyim”.

Olaya diğer bir yaklaşımla bakalım:

Dedikoducu arkadaşınız gerçekten dedikodu yapmaktan haz alıyor ve bu saklanması gereken olayı 27 kişiye daha anlatmış olabilir.(27 temsili rakamdır) Sonrasında bu 27 kişi arasından 3-5 kişi birbirine anlatmış ve işler iyice sarpa sarmış olabilir. Bu durumda arkadaşınızın güven testi kavramından haberdar olması bile çok zor. O muhtemelen dedikodu yapmanın hiç bir şeye değişemeyeceği zevkini bir kere tatmış ve bağımlısı olmuş bir sosyopat.

Sona yaklaşırken başlıkta da kullandığımız cümlenin hiç de masum bir cümle olmadığını, sizi peşin peşin belli sorumluluklar altına aldığını, sır saklamayı beceremeyen biriyseniz içinizin kemirilmesi için sizi yepyeni bir sebep sunduğunu görüyoruz. Kimseye anlatılmaması gereken şeyleri size anlatanların da içlerinin baya baya karanlık olduğunu kabul etmek ise opsiyonel. Karar sizin.

Size en baştan söyledim insanın garip bir yaratık olduğunu. Entrika gibi bir kelimeyi bile bulmak ne kadar hastalıklı yaratıklar olduğumuzun ispatı bence.

Ha bir de:

“Selim’in babasının sekreteri var ya, o aslında metresiymiş! Adam ev açmış ev! Bir de gayrimeşru kardeşi varmış yeni öğrenmiş!”

Ama kimseye anlatma.

hayat evren ve her şey içinde yayınlandı | , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

“ama bizim uefa kupamız var(!)” veya; “tek ihtimali olan insanların hikayesi”

Bugün özel bir gün. Sadece Galatasaraylılar için değil, tüm Türkiye için. Çünkü 12 sene önce bugün, bu ülke için bir ilk gerçekleşti. Bir Türk takımı, düzenlenen avrupa futbol şampiyonasının şampiyonu oldu. Bizi sevince boğdu. Aklımızı yerinden oynattı.

Image

kupa boyunca tek bir maçta bile forma şansı bulamayıp, final maçında herkesten çok sevinen kalecimiz kerem’i ve pet şişesini unutmayız, unutturmayız!

O zamanlar, rüya gibi zamanlar. Yeni bir binyılın başladığı, insanların milenyum adlı bir çılgınlıkla herşeyi metalik griye boyaması, 90’ların son esintileri ve futbol açısından amatör ruhun son kalıntıları ve endüstriyel futbola tam anlamıyla geçişin başlangıç zamanları.

Ülkemiz futbol endüstrisi denen şeyden tamamıyla bihaber olduğundan mütevellit, o zamanlar herhangi bir türk takımının oynadığı avrupa maçında rakibi desteklemek, üç beş troll e (leeds forması giyen fenerbahçeliler, hayatı boyunca leeds united’ı desteklediğini söyleyerek gündem oluşturan garip bir Türk vatandaşı vs.) özgü bir durumdu. Tamam, “bir kulüp avrupa maçı oynarken, ezeli rakibi onu desteklemek zorundadır.” gibi bir tez ortaya atmıyorum. Mutlak doğru budur da demiyorum. Fakat zamanında Tüm Türkiye’nin sokalara dökülmesine sebep olan bu başarı, şimdi hafife alınmaya başlanmış üzerinde duracağımız konu bu.

Endüstriyel futbolun Türkiye üzerinde fair-play’i kötü anlamda etkileyen ve insanları kutuplaştıran bir etkisi oldu. Haliyle cine5 ve teleon şimdiki lig-tv gibi süper ligi bu kadar etkileyebilecek kadar büyük güce sahip değillerdi. Tabi ki kameraya önce bıçağı gösterip sonra göz göre göre bir Galatasaray taraftarını bıçaklayan Fenerbahçeliyi unutmuş değilim. Ama inanın 90’lı yıllarda spordaki şiddet günümüzdeki kadar değildi. Farklı takımların taraftarları birbirinden bu kadar nefret etmiyordu. En azından aynı stadda derbi izleyebiliyor, Avrupada oynarken birbirlerini destekleyebiliyorlardı. Ama hepimiz biliyoruz ki rant, bela bir kavram. Futbol ahlakı yönünden ne hale geldiğimiz gayet net ortada. Yine de bu konuda belli bir takımı suçlamıyorum, suçladığım kurumu herkes anlamıştır, anlatmasak bile şimdiye çoktan anlamış olmaları lazım.

Her neyse. Tekrar konumuza dönüyoruz. Evet, 17 mayıs 2000. Bir milat. Ertesini Uefa Super Cup, CL çeyrek finali ve 2002 World Cup üçüncülüğüyle izleyen Türk Futbol Tarihi miladı. Fakat görüyoruz ki, 12 sene önce tüm Türkiye’de hayatın durduğunu çabuk unutanlar var. Bunların kimisi inci jargonunda liseliler -ki muhtemelen o güne dair pek bir şey hatırlamıyorlar-, ekşi jargonunda troll ler, kimisi de endüstriyel futbolun getirdiği nefrete kapılanlar. Başlıkta da dediğimiz gibi, Tüm Türkiye’de futbolun miladı sayılması gereken o tarihi, “ama bizim uefa kupamız var” basitliğe indirgemeye çalışanlar var. İyi hoş hepsi güzel de, -en azından yaşı 20 üzeri olanlara- 12 sene önce, sen de o konvoya katılmadın mı canım kardeşim diye sorarlar.

Tarihimiz boyunca kulüp bazında bize en büyük başarıları yaşatan Galatasaray’a, o efsane kadroya, Türkiye’de futbolun gidişatını değiştiren o teknik kadroya tekrar teşekkürler.

Son olarak unutulmaması gerekir ki, mevzubahis kupa sadece Galatasaray’ın ve Galatasaraylıların değil, Tüm Türkiye’nin kupasıdır, tüm coğrafyaya malolmuştur. Bu yüzden her sene anılmakta, bu yüzden Popescu’nun son penaltısı hala tüyleri ürpertmektedir. Bundan sonra 50 tane uefa kupası da alınsa bu tarih hep özlemle hatırlanacak, hep coşkuyla kutlanacaktır, bu yüzden her sene bu gün TRT bu maçı tekrar yayınlayacaktır. 17 mayıs 2000, tek ihtimali olan insanların hikayesidir.

editler: uefa resmi sitesinde, şampiyonlar ligi klasikleri bölümüne, galatasarayın real madrid’i 3-2 yendiği maç ve bu maça gelinen süreç ile ilgili kısa bir video hazırlamış. yeniymiş. şuradan ulaşabilirsiniz:

http://en.classics.uefa.com/match=67654.html

Boşuna demiyoruz tarih yazdık diye.

hayat evren ve her şey içinde yayınlandı | , , , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın

benim blog adabım

Dün başladığım blog yazma eylemi hakkında ahkam kesmem ne kadar doğru onun kararını siz verin ama, bu konuda söylemek istediğim şeyler var.

Orda burda binlerce blog görüyorum, kimisi sadece yemek tarifi veriyor, kimisi salt siyasetten bahsediyor(genelde malzeme bol olduğu için iktidara giydirip duruyor), kimisi spor üzerine yoğunlaşmış, kimisi resim müzik paylaşıyor, kimisi duygusal aforizmalarını yayınlıyor, moda hakkında konuşanlar var, teknoloji üzerine test yapanlar var, var da var.

Da,

Şöyle herşeyden bahsedebilecek birileri yok mu etrafta? Onların bloglarını takiplemek(follow) istiyorum. Her konuda gevezelik yapabilen, muhabbet esnasında “dün galatasarayım ne koydu adaş” tan bir anda huxley’nin ütopyalarına, ordan “en güzel köfteyi x lokantası mı yapar y mi?” ye, ordan “swedish house mafia’nın son şarkısını dinledin mi?”ye, ordan da “ati mi nvidia mı?” geçiş yapabilen, bu geçişler esnasında tökezlemeyen insanları seviyorum.

Dolayısıyla bloglarımız da tek bir konu üzerine olmamalı diye düşünüyorum. Gerçek hayatta yaptığımız muhabbetin yazıya aktarılmış hali değil mi neticede? Hayatımızda edebiyat da var, spor da, eğlence de, müzik de, sinema da, teknoloji de… Her bok var bildiğiniz gibi. Hepsi hakkında konuşalım, ya da siz bilirsiniz yine. En azından ben hepsi hakkında konuşacağım.

Bu da ironisi, hediyesi.

Elbet her boku bilen yüzlerce arkadaş vardır etrafta, onlar da bi selam çaksınlar da takiplemeye başlayalım.

hayat evren ve her şey içinde yayınlandı | , , , , ile etiketlendi | Yorum bırakın